Cem AKSU


GÜÇLÜ DEVLET


“Güçlü devlet” kavramı, çoğu zaman yüksek sesle telaffuz edilen ama içi yeterince doldurulmayan bir iddia olarak karşımıza çıkar. Güç; kimi zaman askeri kapasiteyle, kimi zaman sert yönetim biçimleriyle, kimi zaman da tek bir lider figürüyle özdeşleştirilir. Oysa tarih bize gösterir ki devletlerin gerçek gücü, bağıran sloganlardan değil, sessiz ama kalıcı kurumlardan doğar.

Gerçek anlamda güçlü bir devlet, öncelikle ekonomik bağımsızlığını büyük ölçüde sağlayabilmiş olandır. Kendi üretim kapasitesi zayıf, temel ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamak zorunda kalan bir yapının uzun vadede güçlü kalması mümkün değildir. Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret midir? 

Elbette ki hayır. 

Üretim kültürü, sanayi altyapısı, tarımsal sürdürülebilirlik ve teknolojik yetkinlik gibi unsurların bütünüdür. Dışa bağımlılığın azaldığı ölçüde, devlet karar alma süreçlerinde daha özgür hareket eder.

Ancak ekonomi de maalesef tek başına yeterli değildir. 

Eğitim sistemi, güçlü devletin omurgasını oluşturur. Ezbere dayalı, sorgulamayı teşvik etmeyen, eleştirel düşünceden uzak bir eğitim anlayışı; kısa vadede düzeni korur gibi görünse de uzun vadede toplumu zayıflatır. Buna karşılık bilimsel yöntemi merkeze alan, felsefeyi ve sanatı eğitimin ayrılmaz parçası olarak gören toplumlar, yalnızca bugünü değil geleceği de inşa ederler.

Bu noktada sanat ve bilim devreye girer. Dünya çapında bilim insanları, sanatçılar, düşünürler yetiştirmiş bir toplum yalnızca kültürel saygınlık kazanmaz, aynı zamanda zihinsel bir derinlik oluşturur. Sanat, bir toplumun ruhunu, bilim ise aklını temsil eder. Ruh ve aklın birlikte gelişmediği yerde, güç iddiası ancak geçici bir görüntüden ibaret kalır. Tarih, bu gerçeğin sayısız örneğiyle doludur. Avrupa’nın Rönesans sonrası yükselişi, güçlü devlet anlayışının en somut örneklerinden biridir. Örneğin hepimizin bildiği Leonardo da Vinci, Michelangelo gibi isimler birer sanatçı olmanın ötesinde, dönemin zihinsel dönüşümünü temsil ediyordu.

Benzer şekilde Fransa’da XIV. Louis, “Güneş Kral” olarak anılırken yalnızca merkezi otoriteyi güçlendirmekle kalmadı; akademileri, sanat kurumlarını ve bilim çevrelerini destekleyerek Fransa’yı kültürel bir merkez hâline getirdi. İngiltere’de ise Bilimsel Devrim, devlet politikalarıyla doğrudan desteklenmiş; Isaac Newton gibi isimlerin yetiştiği ortam, kurumsal aklın bir ürününe dönüşmüştür. Bu devletlerin gücü, yalnızca ordularında değil; yetiştirdikleri insanlarda saklıydı.

Güçlü devletin bir diğer ayırt edici özelliği, toplumsal sözleşmenin canlı kalmasıdır. Halkın yönetime olan güveni, korkudan değil; adalet duygusundan beslenir. Hukukun üstünlüğü, öngörülebilirlik ve liyakat, güçlü devletin sessiz ama vazgeçilmez unsurlarıdır. Aksi hâlde düzen sürer gibi görünür; fakat devletin temeli içten içe aşınır.

Bu çerçevede Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet anlayışı, güçlü devlet kavramını sloganlardan arındıran berrak bir örnek sunar. Atatürk, “Siyasi ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa kalıcı olamaz” derken, gücün çok boyutlu yapısına işaret ediyordu. Ona göre bağımsızlık yalnızca çizilmiş sınırlarla değil ekonomiyle, bilimle ve kültürle mümkündü.

Atatürk’ün eğitime verdiği önem de bu anlayışın doğal bir sonucuydu. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, güçlü devletin pusulasını açıkça tarif eder. Bilimi rehber edinmeyen bir devletin, kalıcı bir güç üretmesi mümkün değildir. Köy Enstitüleri’nden üniversite reformlarına kadar atılan adımlar, kuşaklar arası bir devlet aklının ürünüdür.

Sanat ve kültür alanındaki atılımlar, güçlü devletin yalnızca sert bir devlet olmayacağını medenî bir yapıda olması gerektiğini gösterir. Opera, tiyatro, resim ve müzik gibi alanların devlet eliyle desteklenmesi, bir lüks değildi bilinçli bir tercihti. Çünkü Atatürk, güçlü devletin aynı zamanda özgüveni yüksek bir toplumla mümkün olduğunu biliyordu.

Sonuç olarak güçlü devlet tek bir kurumun, tek bir liderin ya da tek bir dönemin eseri olamaz. Güçlü devlet, ekonomik bağımsızlıknitelikli eğitimbilimsel üretimsanatsal derinlik ve adalet duygusunun birleşiminden doğar. Bu unsurlar birbirinden koparıldığında geriye kalan şey, ancak geçici bir güç gösterisi olur.

Belki de asıl soru şudur; Devleti güçlü göstermek mi istiyoruz, yoksa gerçekten güçlü kılmak mı? Tarih, bu soruya verilen cevapların sonuçlarıyla doludur. Ve güçlü devlet, en çok da kendini yüksek sesle ilan etme ihtiyacı duymayan devlettir.

Peki, güçlü bir devlet yalnızca yukarıdan kurulan bir yapı mıdır? Elbette hayır. Güçlü devlet, ona ayak uydurabilen ve onu besleyen bir toplumla mümkündür. Toplumun görevi, düşünmek, üretmek ve sorumluluk almaktır. Eğitime sahip çıkmak, emeği yüceltmek, bilimi ve sanatı hayatın parçası hâline getirmek bu sorumluluğun temelidir. Çünkü devlet yol çizer ama o yolu kalıcı kılan, bilinçli bir toplumdur.

Saygılarımla

Yorumlar (1)
Enver Harika makalelere imza atıyorsunuz Cem Aksu. Tebrik ediyorum. BEYHABER'e de teşekkür ederim.